YÖRÜKLÜĞÜN GÖRKEMLİ YILLARI

 

Belli bir yeri yurdu, hanı hamamı, konağı bulun mayan, üç beş eşyası ile, sürüsünün peşinde dağ tepe gezen, gerektiğinde ayağından çarığını bile çıkarmadan yatan, kulağı dışarıdâ, sürüsünde olan, en ufak bir seste dışarıya koşan bir yaşam biçiminin görkemi de neymiş diyeceksiniz.

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda beklerken suya düşmüş gibi ıslak kepeneği ile çadırına gelir gelmez bir başka işe koşan insan hayatının görkem de neresindeymiş diye elbette sorulabilir.

Varsın sorulsun.

Bunu soranlar, aslında Orta Asya dan gelirlerken aynı durumda idiler. Ancak yörüklerden biraz önce yatuk duruma geçtikleri için böyle soruları sorma konumuna gelmişlerdir.

Ne olursa olsun,kim ne derse desin, isterse aşağılasın, hor görsün, hiç önemi yok. Bu yaşam biçiminin de bir tadı, bir tuzu vardı elbet. Yoksa devletin yerleştirme politikasına bile karşı gelinecek kadar sıkı sarıldığına göre bunun da bir önemi vardı mutlaka.

Dünyanın bir ucundan çadırla yola çıkıp,öbür ucuna yürürken, bebekler doğurup büyütmek, düğünler etmek, ölülerini gömmek, yaratıp geliştirdiği kültürlerini azaltmak şöyle dursun artırarak taşımak, oturmuş devletler üzerine yürümek, savaşlar vererek devletler yıkmak, yeni yeni devletler, imparatorluklar kurmak, dünyaya parmak ısırtacak kadar kesin sonuçlu kararlar almak... Bütün bunlar, bu çadırlar içinde olmuştur. Rezil sayılan yaşam biçimi içinde gerçekleştirilmiştir. Bunlar hiç bir zaman küçümsenemez.

Öte yandan yörükler, sade hayatlarında imrenilecek kadar güzel bir ömür sürmeye özen gösterirler. Onlar göçüp kondukları sırada, konalgalarını, doğanın en güzel yerlerinden seçerler. Çadırlarını, dupduru pınarların, derelerin yanına kurarlar. Su kaplarını pırıl pırıl çakıllar içinden akan pınarların gözünden doldururlar. Onu çam bardaklar da dinlendirirler. Çam kokusuyla karışmış sular içerler. Doğanın tertemiz çayırları çimenleri üzerinde dinlenirler. Ulu ağaçların altında oturup sıcağın etkisini duymazlar. Keçeleri bu ağaçların altına serip üzerinde uyurlar.

Pınarlarda derelerde otlar insan boyu olur. Çiçekler gerdemeler, arılarla, kelebeklerle çeşit çeşit böceklerle dolar taşar. bunların kokusunu doya doya içlerine çekerler.

Çadırlarını kurduklarını yamaçtan, öteki yakalara baka baka şenlenirler. Karşıyakalar dokuzdonlu, meşeli, yemyeşil ormanla örtülü olur. Papatyalar, menekşeler, türlü türlü çiçekler, otlarla örtülüdür. Taşlar, kayalar tertemizdir. Kuşlar, Kartallar, uçuşur göklerde.

O yemyeşil halı gibi doğaya koyunlar, keçiler atlar, kuzular, oğlaklar, sığırlar, buzağılar, develer, köşekler nakış gibi serilirler, yayılırlar. Yörük onlara baka baka ayranını içer, aşını ağız tadı ile yer.

Buna karşılık, bu yaylalardan çok çok aşağılarda köylüler buğday, arpa, pamuk, susam, pirinç tarlalarında, sıcağın kavurucu etkisi altında yana yana çalışırlar. Bunalırlar. Dünya burunlarından fitil fitil gelir.

Yaylada, geceleri yorgan üzerine kilim örtülmeden yatılamazken, ötekiler sıcaktan doğru dürüst tatlı uyku uyuyamazlar.

Yaşı 90'a varmış bulunan Emine Çiçek'e köy olduktan yıllarca sonra yörüklüğün yeniden canlanmasını ister misin? diye sorduğumuzda ah nerede o günler, diye içini çektiğini gördük. Demek ki başkalarının rezil gördükleri hayatın vazgeçilemeyecek kadar önemli yanları var.

O yıllarda çarşılar pazarlar her şey yörük eşyaları ile doluydu. Çünki ekonomi yörük ağırlıklı idi.

Yörüklük güçlüydü. Göç sırasında yol üzerindeki köylüler bir terslik ederlerse cezalandırılabilirdi bile.

Kendilerine han hamam, konak verilse dönüp bakmazlardı. Onlar yatuk olmayı içlerine sindiremezlerdi. Nitekim Böcüzade Süleyman Sami, "yörükler göçebeliğe öyle sıkı bağlıydılar ki kendilerine yer yurt verildiği halde,hatta düzenli olarak köyler yapılıp teslim edildiği halde önem vermediler, verilen köyleri yakıp yıkıp yörüklüklerini sürdürdüler" diye yazmıştır. Kendisine ev yapılıp verilen kişi bu kadar önemi olan bir mülkü nasıl olur da teper giderdi. Demek ki yaşadığı hayattan oldukça fazla tad alıyordu. Görkemliydi. Bir saltanatı vardı.

Hatta o kadar ki geçmişte Osmanlı Yönetimi de bu konuya el atmak durumunda kalmıştır.

Yörüklerin göç yolları üzerinde karşılarına çıkan engelleri kaldırma konusunda yaptıkları çalışmalar, öyle sanıyoruz ki bundan rahatsız olan bazı çevrelerce abartılarak Padişaha ulaştırılmış olmalı ki onun acımasız fermanlarının buyurulmasına neden olunmuştur.

 

İşte bunlardan biri ;

"Anadolu Beylerbeyi Şahsuvaroğlu Mehmet Bey'e hüküm ki; bir kaç seneden beri İç-il (İçel) ve Alaia (Alanya) semtlerinde kışlayan yürükan taifesinden Şeyhlu, Şamlu, Karahaculu, Eski Yürük, Saçıkara toplulukları kendi hallerinde ve yurtlarında durmayıp bahar gelince yükseklere çıkıp, güz gelince oradan göçüp İç-İI, Alaia ve Teke Sancaklarına ve buraların çevresine dağılıp, halkın evlerine, küçük ve büyüklerin ırzlarına saldırıda, hayvan ve diğer mallarını gasp, yollarını kesme, öldürme eylemlerinde bulunduklarından dolayı 1710 yılında Kıprıs Ceziresi'ne (Kıprıs Adasına) nakillerine ve orada yerleştirilmelerine dair olmak üzere Abdurgafur Paşa görevlendirilmişti.

O sırada bu yürüklerden Şeyhlu, Antalya Limanında gemilere bindirilirken görevlileri öldürüp kaçdıkları, öteki yörüklerin ise gemi görevlilerini rehin alıp İç-İI (Mersin) 'e gittikleri, Kıprıs'a gidenlerin ise orada Kaçar Halil adında bir eşkıyanın çevresinde toplanıp yeniden Anadolu'ya geldikleri, bunların bazılarının Aydın, Saruhan (Manisa), Menteşe (Muğla)'da kışlayıp, yazları da Karaağaç, Yalvaç, Isparta, Eğridir, Sandıklı ve Doğanhisar'da yazladıkları anlaşılmıştır.

Bu yörüklerden iyilikle bir yerde yerleşeceklere hiç bir şey yok. Ama göçmeye devam edecekleri, yeniden Kıbrıs'a göndereceksin. Bu sırada adam öldürmeye yetkilisin. Eğer bu işi başaramazsan dönüşünde senin kellen gidecektir."

Hükümde, adam öldürme yetkisinin verilmiş olması ve eğer başarılamazsa kendi kellesinin gideceğini bilen Anadolu Beylerbeyi Mehmet Beyin bu görev sırasında ne kadar çok yörük insanının kanına girdiğini tahmin etmek zor olmasa gerektir.

Burada görülebileceği üzere hüküm, öldürme içeriklidir. Bu kadar önemli bir hüküm verilmesine neden olan bazı olayların olduğu muhakkak . Fakat sorunun abartılmış olması da üzerinde durulacak ikinci önemli sebep.

Fermanda adı geçen yörüklerden Karahacılı ile Saçıkaralı, Honamlı'nın komşu yörüklerinden. Eski Yörük ise doğrudan doğruya kollarından birisidir.

Konuya biraz daha açıklık getirmek gerekirse; Hükümde Aydın, Manisa, Muğla adı geçmekte. Oralarda yaşam süren yörüklerle Honamlının ne ilgisi vardır diye bir soru akla gelebilir. Yörük, bir yerde kuraklık olduğu zaman, alır sürüsünü kuraklık olmayan yerlere göçer. Aydın'dan Adana'ya göçtüğü gibi Adana'dan Aydın'a yada başka yerlere de göçebilir. Böyle göçler çok olmuştur. Üstelik Padişah Hükmünde Teke adı da geçmektedir. Teke, Honamlıların kışlarını geçirdiği yerin genel adıdır. Buna karşılık, Karaağaç, Yalvaç... da geçmektedir.

Kaldı ki Honamlı Yörüklerinin ilk geldiği yer Aydın'dır. Asıl önemlisi, bizim dayandığımız kaynağın başlığı ve konusu "Isparta Yöresindeki Yörükler'dir". Bu nedenle adı geçen Eski Yörük Honamlı Yörüklerinin muhtarlığı altında yaşayan ve kollarından olan Eski Yörük'tür.

Hayatını, yürümeye bağlamış olan yörükler, bu işten aldığı tadın önemi nedeniyle görüldüğü üzere cihana hükmetmiş olan Osmanlı Padişahı'nın fermanına bile uymamış, ne edip edip Kıprıs gibi sular, denizler ötesi bir yerden kaçıp yörüklük düzenini sürdürmüştür.

Ölümü bile göze aldığına göre yörüklüğün bir görkemi var ki bundan vazgeçmek istememiştir.

 

| Yayla Yaşamından
Bir Kesit
| Yürüyen Ekonomi |
 


ispartaya.com