SUNUŞ

 

Şimdiye kadar, yeri geldikçe sorduğum köylülerden, köylerinin tarihini bilene hiç rastlamadım. Bu durum garibime gidiyordu.

Benim köyüm daha dün kurulmuştu. Tarihi tazecikti. Ancak gün gelecek bu köyün insanları da tarih konusun da susacaklardı. Ayıp edeceklerdi.

Bu nedenle köyümün tarihini, bilinmezliğe karışıp gitmeden yazmanın iyi bir iş olacağını düşünerek, bu kitapçığı yazmaya karar verdim. Ne var ki, esin kaynağı zayıftı. Çünkü bu köyün yerleştiği yer topraksız bir yer. Ülkenin neresinde verimli toprak varsa kapışıldıktan sonra yerleşmek durumunda kalınmış. Ne doğal kaynağı var, ne pınarı, ne çayı, ne deresi var. Kitabın içeriği bu nedenle allı pullu ve duygulu değil. İşimiz öyle

İstanbul'u, Boğaziçi'ni, Mavi Ege'yi, köpük köpük Akdeniz'i yazmak değil ki.

Öte yandan köyün başlangıcı 1940'lı yılların içinde. Kabul edilmelidir ki bu kadar kısa geçmişe sahip bir olayın değil kitabı, bir kaç satırı dolduracak birikmişi bile olamaz. Bu açıdan malzeme darlığı da var.

Ancak biz yalnızca, köyle bağlı kalmadık. Yörüğün geçmişini de araştırmaya yöneldik. Bu konuda öncelikle yaşlı kişilerin bilgilerine başvurduk. Yazılı kaynaklar aradık. Bu arada, yörüğün tarihten başka konularına da değinmeye çalıştık. Hekimlik, yargı, müzik, ruhsal yapı, sosyal durum gibi...

İşe ilk kez Mayıs 1978'de başladık.

Gedikli'nin yaylalarını görmek isteyen bir avukat arkadaşla birlikte Isparta'dan yola çıktık. Gedikli Köyü'ne gel dik. Bu konuda bilgi alabileceğimiz kişilerin başında gelen Hasan Çicek'i sorduk.

"Sindel Yaylasında, orada hem çadırının başında ve hem de sütçülük yapıyor" dediler.

Önceleri ancak binek hayvanı ile gidilebilen yaylaya orman idaresi yol yapmış. Araba ile gidilebiliyor. Düştük orman yoluna. Önce Karamıklı Yaylası'ndan Akbel'e ve oradan da büyük bir düzlük olan Sindel Yaylası'na ulaştık. Yaylanın bir ucundan girip ilerlemeye başladık. Sağımız solumuz hep çadır. Çevremiz, sığır, davar, koyun, at, oğlak, kuzu ile dolu. Yemyeşil, çiçekli otların içine nakış gibi dağılmış otluyorlar.

Bizi gören yörükler, hısımlar yolumuza çıkıp

"Hoş geldiniz, buyurun, buyurun, demek bu yaylalara avukat da gelirmiş..." diye takıldılar.

Arabalardan inip tokalaştık. Bazı çadırların önünde koyun keçi kırkanlar, kırktıranlar vardı.

"Çadırlara girelim, taze yoğurt yiyin" diye direttiler. Biz Hasan Çiçek'e gittiğimizi söyleyip, çadırının bulunduğu yeri sorduk ve zorla ayrıldık.

Hasan Çiçek' in çadırı, yaylanın öbür ucunda. Yan yana iki çadır. Arabanın sesini duyunca her iki çadırdan da fırladılar.

Dönem değişiyordu ama kurallar aynıydı.

"-Buyurun, buyurun" ,

"-Buyurun, buyurun"

İndik. Yeşil halı gibi düz çayırın üstünde geniş gölgeli meşenin altına oturduk. Haşan Çiçek hemen karıştı.:

"-Oraya değil şuraya oturun. Mehmet Çavuş'un eski yurdu daha güzel, daha düzce" dedi.

Biz şöyle çevremize bakınırken, gözle kaş arası bir kuzu getirildi ve hemen kesildi. Biz yazık etme, daha çok taze dedikse de kulaklarına bile girmedi.

Yalnızca meşe olmak üzere odun topladık. Yaktık ateşi. Kor yığıldı. Kuzunun eti neredeyse çiğ yenecek kadar tazecik.

Etleri, iri iri parçalar halinde yığılı korların üzerine attık. Kuzunun eti ateşe yaklaşınca pişiyor zaten. Buna çemen denir.

Başladık yemeye içmeye.

Bu arada hem konuşuyor hem de notlar alıyoruz. Az sonra köyün muhtarı Abdil Yerlikaya da çıktı geldi dağların içinden. Ondan da yararlandık.

Bu arada Hasan Çiçek'in sürüsü geldi, sağıldı. Sıra kuzularla koyunların emişmesine gelmişti. Kuzular, kuzuluktan salınınca bir karışma ve bağırışma başladı ki doğanın büyüklüğü ve sesi eridi sanki. Kusursuz bir besteydi duyduğumuz. Ardı ardına öteki çadırlardan da yinelendi bu besteler. Aldığımız bilgiler ve gördüğümüz ilgi için kucaklar dolusu teşekkür ettikten sonra akşamüstü veda ettik. Hasan Çiçek'e ve Sindel Yaylası'na.

Bazı nedenlerle bu çalışmaya uzunca bir ara verdikten sonra yeniden koyulduk işe.

Biliyoruz konumuz dar. Bu dar olunca iddiamız da dar. Bu nedenle sayın okuyucularımız arasında kitabın eksiğini yanlışını bulanlar olacaktır. Bu konuda eleştiriye açık olduğumuzu belirtmek isterim. Burada şu noktaya da değinmenin yerinde olacağını sanıyorum. Başkaları, geçmişi yüz yıllara(belki binlere) varan bir ilin, ilçenin tarihini yazdıklarında, hak ettikleri beğeniyi alamazlarken, biz bir avuç insanın dün kurduğu köyün bir kaç satırlık tarihini yazmakla bizim aferin beklememiz düşe dalmak olmaz mı?

Karınca kararınca çalışarak "Orta Asya'dan Gedikli Köyü'ne HONAMLI YÖRÜKLERİ" adını verdiğimiz bu kitapçığı hazırladık.

Burada şunu da söyleyebiliriz:

Kitabın adı, her ne kadar Honamlı Yörükleri olsa da, tüm yörüklerin geleneği, göreneği, yaşayışı, kısaca töresi hemen hemen aynı olduğundan, isteyen, kendi kendine istediği yörük adını kitabın adıymış gibi düşünerek de değerlendirmeye gidebilir.

Ne var ki, kimisine hiç de ilginç gelmeyen bu çalışma, beni umduğumdan da fazla ilgilendirdi. Yürüyerek yaşamlarını sürdüren, zor koşullar altında yaşayan, bu zorluklara karşı dimdik ayakta duran, devletine olan borçlarını duraksamadan yerine getiren, bu yörüğün verdiği çaba, beni çok duygulandırdı. Bundan, büyük bir haz duyduğumu, hatta övündüğümü bile içtenlikle söylemek isterim.

 

| Honamlı Yörükleri İçin 
Ne Dediler
| Genel Olarak 
Yörük Boyunun İncelenmesi
|
 


ispartaya.com